Küheyli Buharlan

IV. Fırat devrinin mühim hezarfenlerinden Arif Çelebi, “çok büyük, çok erişilmez bir hayal”in, “gelmiş geçmiş cümle mucitlerin gönlünde yatan büyük tasavvur”un peşindedir...

15,30
%15
18,00
 IV. Fırat devrinin mühim hezarfenlerinden Arif Çelebi, “çok büyük, çok erişilmez bir hayal”in, “gelmiş geçmiş cümle mucitlerin gönlünde yatan büyük tasavvur”un peşindedir. Küheylanları uçuran buhar gücüyle akıllara durgunluk veren hayal gücünün buluşması ve çatışması, işte bu tasavvurun olgunlaşarak yapay zekâdan tasavvufa kadar uzandığı müphem bir noktada başlar... Buharın kudretine bir hudut, Buharîlerin savaşçılığına bir mâni var mıdır? 
 
 
Aşikâr değil mi Paşam, buharlı atıma bu kanatları takacağım! Böylece, buharla işleyen kanatlı bir at yapmış olacağız! Düşünün, âdemoğlunun rüyalarından biri daha, insan denen mahlukun ruh zarafetiyle mütenasip bir tarzda fiiliyata intikal etmiş olacak! Bir buharlı burak yapacağım, Peygamber Efendimizi göğün yedinci katına uçuran o muhteşem mahlukun buharlı bir numunesi! Ve siz de ilk kul yapısı burağın fanilere gözüktüğü devrin sadrazamı olarak tarihe geçeceksiniz! Düşünün, Devletlum... Bir sabah Bayezid meydanında yürüyen ahali yerde görecek onun kanatlarının gölgesini, ya da şafak vakti başını kaldırıp yukarı bakanlar tan yeri ağarırken İstanbul semalarında süzülen bir burağın kanat çırpışları yüzünden defalarca ovuşturmak zorunda kalacaklar gözlerini...
 
***
 
Hezarfen Arif Çelebi güldü. “O at toynağına benzemiyor, at toynağının ta kendisi...”
“Öyle mi?”
“Evet, çünkü o çubuk dediğin şey de, aziz ablacığım, bir atın bacağı...”
“Atın bacağı mı?”
“Evet, yaptığım sun’i bir atın bacağı...”
“Sun’i bir at mı yaptın? O da neden?”
“Canlı hayvancıklar yük taşırken eziyet çekmesinler, artık yükler, insanlar, makine atlarla taşınsın diye...”
Selviye Zeynep Hatun bu söze güldü, latife olarak kabul ettiği belliydi ama Hezarfen Arif Çelebi bunu fark etmedi. “Pekiyi, bu atın kendisi nerede şimdi?”
“Konağın bodrumunda, benim imalathanemde...”
 
***
 
Adam, kadına yaklaşıyor, parmaklarının uçlarını kadının omuzlarında, sırtında, belinde gezdiriyor, kadın ürperiyor, gözlerini kapatıyor, nefesi sıklaşmaya başlıyor. Adam, parmaklarının ve avuçlarının içini hafifçe kadının derisine bastırıyor, ayrı ayrı her tarafına merhem sürüyormuş gibi uzun uzun kadının vücudunu sıvazlıyor. Arkasına dolanıyor, göğsünü kadının sırtına yapıştırırken ellerini iki yandan uzatıp memelerinin uçlarına dokunuyor, parmaklarının arasına alıp hafif hafif sıkıyor, çekiştiriyor, yuvarlıyor; böyle oynandıkça bunlar irileşiyor, uzuyor, renkleri koyulaşıyor, hatta morarıyor denecek kadar koyu kızarıyor ki, kanla dolduklarını anlıyorum.
***
 
Yüzüme tuhaf tuhaf bakıyor: “Elbet... Senin geldiğin yerde korkmazlar mı buharîlerden? Zamanında her tarafa yayılan söylentiler kimin yüreğine korku salmadı? Padişahın ordusunda savaşırlar iken yapıp ettiklerinden sonra... Hem, korkan sadece köylü olsa... Nice bileği bükülmez yiğitlerin bile gözü yıldı onlardan, bilmez misin?”
 
Bana buharîleri görmenin nasıl bir şey olduğunu anlatmaya başlıyor: “Onları ilk gördüğünde,” diyor, “neye uğradığını bilemezsin... Gördüğüne inanmazsın ama, inanmasan da görürsün... Görmemek ister, gözünü kaparsın, ama öyle bir zihnine işler ki, bir daha oradan silemezsin... Gördüğünü insan sanırsın, sonra ‘hayır, değil...’ dersin, sonra, bir öyle, bir böyle sanırsın... İnsan sanırsın, çünkü öylesine insan gibiler... İnsanlardan çok daha uzun boylu, çok daha geniş omuzlular, en heybetli pehlivanlardan bile daha heybetliler, doğru... Ama cüsselerinin iriliği bir yana, tastamam insan suretindeler, aynı bizim gibi, başları, gövdeleri, kolları, bacakları var, elleri, ayakları var, yüzleri, gözleri var... İnsan gibi yürüyorlar, duruyorlar, oturuyorlar, kalkıyorlar... Konuşuyorlar...”
 
***
“Korkma, ey insanoğlu... Korkma benden... Yaklaş da, yanıma var, imdadıma yetiş benim...” Korkmuyorum, sadece heyecanlıyım. O tuhaf heyecanı duyuyorum yine, yoksa öteki köylüler gibi korkmam ben. Ona doğru bir iki adım atıyorum. “Sadece biraz su istiyorum, o kadar,” diyor, “suyum bitmek üzere... Şu halimle, istesem de, kimseye bir kötülüğüm dokunamaz benim... Çok korkuyorsan, suyu yamacıma bırak git... Sen uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar el sürmeyeceğim...” Sesinin gitgide zayıfladığını, konuşmasının ağırlaştığını fark ediyorum. Suları azalınca, takatten düştüklerini, iyice sonuna yaklaşınca, ayakta bile duramaz olduklarını, su hepten tükenince de büsbütün hareketsiz kaldıklarını, hatta konuşmaktan kesildiklerini biliyorum. Ben bu buharîye su vermezsem, yoldaşları onu buluncaya kadar, kim bilir belki de günlerce, burada yatakalır ve başına gelebilecek hiçbir şeye mani olunamaz, ne kadar sürer bilmem ama, paslanır, çürür gider bile... Hele padişahın askerleri bulurlarsa, parça parça edip efendilerine götürür, her parçası için ayrı bahşiş alırlar...
 
***
“O benim yeni icadımın bir tasviri, muhterem ablacığım, azizem...”
“Yeni icadın mı? Ama insana benziyor...”
“Çünkü bu alet, aslında sun’i bir adam, ablacığım, daha doğrusu, bir asker...”
“Aman ya Rabbi... Arif, ben buna nasıl inanayım? Sun’i bir asker...”
“Evet, asker, ama neticede bir alet, yüz binlerce başka icadın birleştirilmesiyle vücuda getirilmiş son derece girift bir alet... Yapılmış, yapılabilecek bütün icadları içinde toplayan, icadlar tarihinin varılabilecek son merhalesini temsil ve teşkil eden alet...”
 
***
Az sonra, çalgının nağmeleri kesilmeksizin, nereden peyda oldukları anlaşılamayan iki meddah aynı anda kerevetin üzerine çıkıverdiler, yan yana durup ellerini kalblerine koyarak bir o tarafa, bir bu tarafa eğilmek suretiyle halkı selamladılar. Çalgı sustu, meddahlar girizgâh faslını fazla uzatmaksızın karşılıklı konuşmaya başladılar. Anlaşıldı ki, bu akşamki temsilde nakledilecek olan hikâyeler, fen ile meşgul olup alet edevat imal, hatta icad ederek geçimini sağlayan bir şahsın hayatı boyunca başından geçmiş hem garip hem de gülünç birtakım hadiselere dairdi. Hikâyelerin başkahramanı olan bu sözümona hayali şahıstan “Hezarfen Çelebi” diye bahsediliyordu, ama Hüsnü bu isimle kimin kasdedildiğini elbette hemen tahmin etmişti... Bu arada, kısa zamanda belli olduğu gibi, hadiseler, meddahlar tarafından doğrudan doğruya seyircilere hitap edilerek veya hikâyedeki farklı farklı şahsiyetler taklid edilerek nakledilmiyor, onun yerine, meddahlardan biri sürekli olarak Hezarfen Çelebi’yi temsil edip Çelebi’nin başından geçenleri, kendi başından geçmiş gibi, karşısında yer alan diğer meddaha anlatıyordu.
Özellik Değer
Basım Tarihi 2009
Baskı 1. Baskı
Ebat 13 x 19,5 cm.
ISBN 978-975-8859-90-0
Sayfa 284

Ürüne ait yorum bulunmamaktadır.

Güvenlik Kodu

Benzer Ürünler

ÜCRETSİZ KARGO
ÜCRETSİZ KARGO 75 TL ve üzeri
CANLI DESTEK
CANLI DESTEK 09:00 - 18:00 arası
KOLAY İADE
KOLAY İADE 15 gün içinde
GÜVENLİ ALIŞVERİŞ
GÜVENLİ ALIŞVERİŞ 128Bit SSL ile

© 2019 Pusula 20 Teknoloji ve Yayıncılık A.Ş Tüm hakları saklıdır.

RapidSSL, Visa, Mastercard
Hipotenüs Hipotenüs E-Ticaret Sistemleri İle Hazırlanmıştır.